31 Ekim 2009 Cumartesi

Atatürk ve Milli Mücadele

Atatürk, Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde çocukluk, gençlik, eğitim ve meslek hayatının büyük bir kısmını yaşamış ve bu dönemde üstlenmiş olduğu görevleri de başarı ile sonuçlandırmıştır. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin idari, mali, askeri ve dış politikasını yakından biliyordu. Düvel-i muazzama olarak bilinen, o günkü dünyanın hâkimleri ile Trablusgarp Savaşı’ndan Birinci Dünya Harbi’ne uzanan çizgide değişik zaman ve zeminlerde karşı karşıya gelmiş, dolayısıyla da onları tanıma fırsatı bulmuştur. Bu durum O’na ülkesi ve düşmanlarını yakından tanıma fırsatı vermiştir. Başarısını etkileyen faktörlerin en önemlilerinden birisi bu olmalıdır.

Atatürk’ü tanımak için O’nun Milli Mücadele öncesi, Milli Mücadele dönemi ve sonrası hayatının bütün safhaları ile bilinmesi lâzımdır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin son bir asırlık döneminde idari, mali, askeri ve diğer müesseselerinin iyi bilinmesi, Cumhuriyet dönemi müesseseleri ile karşılaştırılması yani Sevr ile paylaşılan Anadolu ile Lozan’da sınırları çizilen aziz vatanın mukayesesinin yapılması Milli Mücadele’nin cephede ve masada nasıl kazanılmış olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Zira Milli Mücadele öncesinde Anadolu’da azınlık Rum ve Ermeni unsuru eğitim, sanayi, ticaret, zanaat ve her türlü kaynakları tekeline almış, Türk evlâdına da sınırlarda vatan savunması kalmıştır.

Bir insanı tanımanın yolu onun icraatları olmalıdır. Meseleye bu açıdan bakarsak Türk insanının Mondros Mütarekesi ve takiben Sevr Andlaşması’na karşı Anadolu’da başlatmış olduğu Kuva-yı Milliye hareketinin fikri ve fiili öncüsü olarak bu idealin amacına ulaştırılmasında O ilk sırayı almaktadır. Bunun yanında günü geldiğinde yani Kuva-yı Milliye ile düşman işgalinin kırılması ve kovulmasının mümkün olmayacağı düşüncesiyle düzenli orduya geçişi en az kayıp ile gerçekleştirmeyi başarmış ve gerektiğinde Kuva-yı Milliye’de ısrarlı olan en yakın dostlarını devre dışı bırakmasını bilmişti. Düşman kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu işgali ile Ankara üzerine saldırmaya hazırlanması sırasında bütün yetki ve sorumluluğu üstlenerek Büyük Taarruz’u gerçekleştirmiş ve dolayısıyla nihai zaferin kazanılmasında en büyük pay sahibidir.

Atatürk, Mondros Mütarekesi’nin uygulamaya konulmasını takiben görevli olduğu Suriye cephesinden İstanbul’a dönmesi için almış olduğu çağrı üzerine İstanbul’ a gelmiş ve “Saray Yaveri” kadrosuna atanmıştır. Bu dönem O’na Milli Mücadele plânlarını yapma ve düşüncelerini, değişik cephelerden kendisi gibi İstanbul’a dönen arkadaşlarına açma fırsatı vermiştir. Söz konusu silâh arkadaşlarının hemen tamamı Milli Mücadele hareketine katılmışlarsa da ilk anda hemen hepsinin Atatürk ile aynı görüşü paylaştığı söylenemez. Bunlar arasında manda görüşünü savunanlar ve Anadolu’ya geçip hayatının kalan kısmını geçirmeyi düşünenler vardı. Yine Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele fikrini paylaşmakla birlikte asker, silâh ve para bulmanın mümkün olmayacağını savunanlar da vardı. Mustafa Kemal onların kafalarındaki sorulara cevap bulmada ve onları ikna etmede başarılı olmuştur. Ordu müfettişi olarak Anadolu’ya geçmeyi başardıktan sonra arkadaşlarından aldığı güçle Milli Mücadele ateşini yakmıştır.

Atatürk, Mudanya Mütarekesi’ni takip eden yıllarda Anadolu’da kurulan yeni Türk Devleti için dünün veya o günün geçerli yönetim biçimini tayin yetkisini cumhuriyet idaresi yönünde kullanmıştır. Yeni Türk Devleti için tercihini en isabetli şekilde yapmış olduğunu içinde yaşadığımız coğrafyadaki ülkelere bakarak söyleyebiliriz. Mustafa Kemal Paşa yeni devletin kurucusu olarak yeni bir hanedan kurma, meşruti bir yönetim veya kuzey komşumuzun büyüsüne kapılarak sosyalist bir sistemi hayata geçirme gücüne o günkü ortamda sahip idi. Atatürk söz konusu rejimlerin arayışını dahi zararlı ve tehlikeli bulmuş, halkın kendi kendisini idare sistemi olan cumhuriyet rejimini seçerek onu Türk gençliğine emanet etmiştir.

Türk insanının Milli Mücadele’nin hangi şartlar altında başlatıldığı, kazanıldığı ve yeni Türk Devleti’nin başta insan gücü olmak üzere hangi kaynaklara dayandırıldığı konusunda dönemin kaynaklarına inilerek bilgilendirildiği söylenemez. Genelde, milli bayramlarda ve anma günlerinde kalıplaşmış sözler, şiirlerle yetinilmekte, hatta daha da ileri gidilerek yapılan tanımlarla Atatürk Atatürk’ten uzaklaştırılmaktadır. Oysaki Atatürk ve dönemi Milli Mücadele, kaynaklarına dayanarak ortaya konmalı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi şartlar altında kurulduğu, o dönemin Anadolu’sunun insan ve zenginlik kaynaklarının tespiti, dönemindeki ülkeler ve günümüz ile mukayesesi yapılmalıdır. Milli Mücadele döneminde Anadolu şehirleri, bunlar arasındaki ulaşım düzeni, araçları, mücadeleyi yürüten liderler cephedeki askerin, okullardaki öğrencilerin yeme-içme, giyim, kuşam, sağlık vb. şartlan, TBMM Hükümeti’nin bu sıkıntılara çareler arayışı ve bir yanda da dış düşmanlara karşı verdiği mücadele örnekleriyle anlatılmalıdır.

Milli Mücadele dönemi sırasında Anadolu’da başlıca ulaşım aracı tozlu ve bakımsız yollarda gidip - gelen yaylı at arabaları ile kağnı idi. Demiryolları çok az ve ilkel, deniz yolları da yabancı şirketlerin kontrolünde bulunuyordu. Başkent İstanbul’u Milli Mücadele’nin hareket merkezi Ankara’ya bağlayan yol İnebolu üzerinden geçiyordu. İstanbul’daki milli teşkilâtlar İngiliz, Fransız ve Yunan denetimindeki depoları basarak temin ettikleri silâh ve cephaneyi tüccarların malları arasına saklayarak İnebolu’ya oradan da Ilgaz dağları aşılarak Ankara’ya ulaştırıyorlardı. Ayrıca dışarıdan satın alınan silâhlar da aynı yoldan Anadolu’ya gönderilmekteydi. O günkü şartlarda yolcu ve eşyalar İnebolu’dan Ankara’ya 11 günde ulaşabiliyordu. Kış şartları ve benzeri tehlikelerle bu süre bir aya çıkabilirdi. Ankara - Kayseri yolu da aynı şartlarda olup, 13 gün, Ankara -Kırşehir 9 gün, Yozgat - Kayseri 4 günde alınıyordu.

Karayollarındaki bu olumsuz şartlara eşkiya baskınları da eklendiği zaman durum daha da vahim bir hâl almaktadır. Zira Trablusgarp Savaşı’ndan Milli Mücadele’ye uzanan 20 yıllık süre içinde Türk askerinin savaşsız ay ve günü geçmediği için askerlerin terhisi de mümkün değildi. Askerlikten kurtulmanın üç yolu vardı. Bunlardan birincisi dağa çıkıp bir çeteye katılma, ikincisi el veya ayağını kaybedip ordudan ihraç edilme son olarak da din görevlileri askere alınmadığı için bir camii veya mescitte görevli olması halinde askere alınmazdı. Bu üç grup arasında Kuva-yı Milliye döneminde dağa çıkanlar kurdukları çetelerle düşmana karşı mücadele etmişler ve vatan savunmasına katılmışlardı. Ayrıca bu çeteler Ermeni ve Rum çetelerine karşı da düzenli ordu birliklerinin kurulmasına kadar geçen zaman içinde amansız bir mücadele vermişlerdir.

Milli Mücadele döneminde yiyecek sıkıntısı dayanılmaz boyutlara ulaşmış idi. Çünkü sahibi askere giden araziler varlıklı gayri Müslimler tarafından ucuz fiyata satın alınmış, tarlalar, bağ ve bahçeler ekilmemiş bakılmamış olduğu için ülke genelinde bir kıtlık (gayri Müslimler hariç) dönemi yaşanmıştır. Milli Mücadele kahramanı Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Sivas Kongresi dönüşünde Sivas - Kayseri yol azığı 20 yumurta, 1 okka peynir ve 20 ekmek idi. Bu durum sanırım o günkü Anadolu’nun iktisadi durumunu ortaya koymak için yeterlidir. Bu ekonomik şartların yaşandığı dönemde düşman kuvvetlerinin Sakarya nehrinin doğusuna geçmesi TBMM’nde büyük heyecan uyandırır ve Meclis 7-8 Ağustos 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkilerle Başkumandanlık görevini verir. Mustafa Kemal Paşa, Yunanlılar’a karşı Büyük Taarruz hazırladığı için “Tekâlif-i Milliye Emirleri”ni yayınlar. Bu konunun hükümleri her evden iki çift çorap, çarık ve çamaşır ile evindeki sahiresinin % 40’ını, tüccar da elinde bulunan yiyecek ve ordu donanımını bedeli sonradan ödenmek üzere devlete verecektir. Ayrıca herkes elinde bulunan yaylı araba, kağnı ve ulaşım için hayvanların % 20’sini ordu emrine verecektir. Bu dönem ile ilgili bir hatırayı Türk halkının durumunu açıkça ortaya koyması düşüncesiyle nakletmek istiyorum. Tekâlif-i Milliye kararlarına rağmen yaylı arabasını ordu emrine vermeyen bir köy muhtarının bu tutumu tartışmaya sebep olur Köyün imamı sebebini muhtara sorduğunda “bu araba ile köyün evlenme, sünnet düğünleri yapılıyor” sevabını alır ve muhtar yaylı arabasını görevlilere teslim etmez. Köyün imamı muhtara hitaben “bugünler düğün, dernek günleri değildir. Memleket istiklâl kavgası yapıyor. Siz arabayı orduya verin, vatan kurtulsun, gönüller şen olsun, düğün, dernek yaya da yapılır” der. Muhtar, bir arabanın % 20’si olur mu? Diye itiraz edince durum Konya’daki Tekâlif-i Milliye Komisyonu Başkanı Miralay Kâzım (Dirik) Bey’e sorulur. Durumdan haberdar edilen Albay Kâzım Bey İmam Efendi’nin tutumundan çok memnun olur ve “Böyle düşünen din adamlarımızdan Allah bu vatanı mahrum etmesin. İmam Efendi’nin iki ellerinden öperim. Kafası gibi cevabı da doğru yoldadır” cevabını dilekçenin altına yazar. Bu anlayışla her türlü yokluğa rağmen Anadolu’da artık milli ruhun uyandığını ve bu duygunun Milli Mücadele’de itici güç olduğunu söyleyebiliriz.

İtilaf Devletleri’nin Mütareke’nin imzalanmasını takiben Anadolu’da işgale başladığı sırada bu devletlerin adına ve onların askerlerinin kılığına girmiş olan gayri Müslimler akla hayale gelmeyecek, insanlık dışı katliam yaptılar. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda karşısında görmediği Yunanistan, İtilaf Devletleri adına Batı Anadolu’yu işgale yeltenmiştir. Haksız işgal ve katliamlar karşısında Anadolu’da her yaş-, cins ve meslek mensubu vatan evlâdının her türlü olumsuz şartlara rağmen başlatmış olduğu nizami olmayan milli hareketin adı Kuva-yı Milliye’dir.

Kuva-yı Milliye hareketi, milli cemiyetlerin kurulması, kongre ve mitinglerin yapılması ve işgallere karşı Milli Mücadele’nin başlatılması şeklinde gelişme göstermiş, özellikle İstanbul’un işgali, Anadolu’da Rum ve Ermeni çetelerinin yaşlı - genç, kadın - erkek demeden Müslüman Türk halkını katletmesi ve İzmir’in işgali olayları bu hareketin güçlenmesi ve Anadolu’ya yayılmasını olumlu yönde etkilemiştir. Anadolu’nun dört bir yanında cemiyetler kuruldu, mitingler yapıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlatılmış olan Milli Mücadele’ye destek verildi.

Anadolu’daki haksız işgallere karşı gösterilen tepkiler Milli Mücadele ruhunun uyanışının bir ifadesidir. Söz konusu işgale karşı Güneydoğu Anadolu yerleşim merkezlerinden - günümüzde bu yörenin içinde bulunduğu şartlardan dolayı seçtik - gelen tepkilerden bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz: “Şark vilâyetlerinde muhtar bir Ermeni devleti” kurulması kararına ve İzmir’in işgaline karşı çıkan Diyarbakır halkı adına Belediye Reisi Dellalzâde Abdurrahman’ın öncülüğünde büyük bir miting düzenlenmiştir. Aynı şekilde Silvan halkı 17 Mayıs 1919’da Belediye Reisi Ahmet Hilmi ve Müftü Abdurrahman Efendi’nin İtilaf Devletleri temsilcilerine göndermiş oldukları telgrafta İzmir’in işgaline karşı tutumlarını şöyle belirtmektedirler: “İzmir’in bir karış toprağını bile ziyana razı olamayacağımızı bütün medeniyet âlemine büyük acılı kalbimize tercüman olarak tebliğine aracı olmanızı ve İtilaf Devletleri’nin de bu hususa adaletle bakmalarını otuz bin nüfus adına rica ve talep eyleriz.”

İzmir’in işgali ve Ermeniler’in başlatmış olduğu katliamlar karşısında Siirtliler 19 Mayıs 1919 ve 23 Haziran 1919 tarihlerinde mitingler yapmışlardır. Aynı sebeplerden dolayı Malatya ve Harput şehirlerinde de mitingler yapılmış, protesto telgrafları çekilmiştir. İngiliz, takiben Fransız ve onların adına katliam yapan Ermeniler’e karşı 15 Ekim 1919’da Maraş’ta yapılan mitingde Ermeniler’in Osmaniye, Dörtyol ve Adana’da işledikleri cinayetler Hükümeti ve İtilaf Devletleri nezdinde protesto edilmiştir.

İngilizler işgal ettikleri Güneydoğu Anadolu’yu Fransız işgaline terk etmek suretiyle İngiliz kılıklı, üniformalı Ermeni çetelerinin işledikleri cinayetlerden kurtulmak istediler. Bu işgallere karşı Antepliler 25 Kasım 1919 tarihinde 30 bin kişinin katıldığı bir miting düzenlemişlerdir. Belediye Reisi Mehmet Lüfti, alınan kararları bir telgrafla Sulh Konferansı’na göndermiştir. Bu telgrafta “İngilizler’in burada bulunduğu müddet zarfında muşahade ettikleri veçhile Ayıntap şehri nüfusunun yüzde doksanı ve binden fazla köyleri kamilen Türk ve Müslüman olduğu gibi, emlâk ve arazisinin büyük çoğunluğu dahi Müslümanlar’a ait olduğundan tarihen ve muhiden Suriye ile alâkamız yoktur. Wilson Prensipleri mucibince bizi kendi mukadderatımıza hakim kılmak insaniyet ve vicdan noktası nazarından Birleşik Devletler’in borcu olduğundan İngilizler’den sonra herhangi bir devlet işgale teşebbüs ederse izzet-i nefsimizi rencide edeceği cihetle, olabilecek bu işgali bütün mevcudiyetimizle reddeder ve kattiyen kabul edemeyeceğimizi beyan ile beraber yakın bir zamanda Paris’te karar altına alınacak olan mukadderatımızın kayıtsız Milli İstiklâlimiz’in korunmasını, meşru haklarımızın müdafaasını insanlık ve medeniyet namına rica eyler ve iş bu milli arzumuzun Sulh Kongresi’nde izahını istirham eyleriz” denilmektedir.

Mardin’de de Maraş’ın İngilizler tarafından Fransızlar’a devredilmesi ve diğer işgalleri protesto için 30 Ekim 1919 tarihinde 25 bin kişinin katıldığı bir miting yapılmıştır. Yine Maraş’ta Fransız üniforması giymiş olan Ermeniler’in yaptıkları katliama karşı Pülümür’de Şeyh Hüseyin Beyzade Mustafa Bey’in başkanlığında toplanan Dersim aşiret reisleri 31 Ocak 1920 tarihinde protesto telgrafı çekmişlerdir.

Garzan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 1 Şubat 1920’de Garzan’da protesto mitingi düzenlemiştir. 2 Şubat 1920’de Nusaybin, Viranşehir ve Bitlis’te de işgaller protesto edilmişti. Aynı şekilde, 11 Şubat 1920’de Ergani, 13 Şubat 1920’de Dersim aşiret reislerinin ikinci telgrafı, bunu Malatya ve Arapgir halkının telgrafları işgallere karşı halkın tepkisini açık şekilde beyan etmiştir. Ayrıca İstanbul’un 16 Mart 1920 tarihinde İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine, Dersim, Cizre, Mardin, Besni, darende, Elaziz, Siverek, Kemah, Ayıntab ve Arapgir’den protesto telgrafları çekilmek suretiyle işgal protesto edilmiştir. Yine işgali kınamak ve bu uğurda mücadeleye hazır olduklarını ortaya koymak için 18 Mart 1920’de Van’da, 20 Mart 1920 Darende’de ve diğer birçok yerleşim merkezlerinde işgallere karşı Müslüman Türk halkı gerekli tepkiyi ortaya koymuşlardır. Bu mitingler Tür insanının milli, manevi ve vatan sevgisi duygularını harekete geçirmiş, yılların savaş yorgunu Türk milletinin uyanışını hızlandırmış milli birlik ve beraberliği pekiştirmiştir. Yaşadığı köyü, kasabası veya şehri işgale uğrayanlar kendi yerleşim merkezinde, henüz işgale uğramamış yerlerin sakinleri de işgale uğrayan en yakın yerlerin yardımına koşmak suretiyle bu işgal güçlerine tepkilerini cesur bir şekilde göstermişlerdir.

Milli Mücadele’nin nasıl kazanıldığı, Türklüğü yok etmeyi amaçlayan emperyalist güçlere karşı milli şeref ve varlığın nasıl kurtarıldığını öğrenmenin tek yolu, bu mücadelenin önderi Atatürk’ün kendi kaleminden çıkan eserlerin ve dönemin diğer kaynaklarının bilinmesi ve okunmasıdır.

Milli Mücadele ile Mustafa Kemal Paşa’nın bir bütün halinde ele alınması konunun anlaşılması için elzemdir. Zira büyük hareketler ancak ve ancak liderlerle hedefine ulaşır. Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa olmasa da Milli Mücadele kazanılabilirdi görüşünü taşıyanlar bu hareketi meydana geldiği dönem ve şartlar içinde tanımaları ve değerlendirmeleri halinde bu kanaatlerini değiştireceklerine inanıyoruz.

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi gereğince cephelerde görevli diğer Osmanlı paşaları gibi İstanbul’a dönmüş ve saray yaveri kadrosunda yeralmıştır. Bu dönem Mustafa Kemal Paşa için ülkenin içinde bulunduğu şartları düşünme ve Payitaht’da olup bitenleri yakından görme ve yaşama imkânı bulması yönüyle önemlidir. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bulunduğu sırada Milli Mücadele’nin fikri temellerini atmıştır. Kendisi gibi cephelerden dönmüş olan silâh arkadaşları ile gizli-açık görüşmeler yapmak suretiyle onlarla Milli Mücadele’nin kaçınılmaz olduğu konusunda fikir birliğine varmış olduğunu görüyoruz. Ancak,bu hareketin başarılı olabilmesi için Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmesi gerekiyordu. Doğu Karadeniz bölgesindeki Pontus faaliyetleri ile ilgili olayları yerinde incelemek için gönderilecek ordu müfettişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın tercih edilmesinde Paşa’nın o tarihe kadar üstlenmiş olduğu görevlerdeki başarısı etkili olduğu gibi, diğer bazı faktörler de söz konusudur. Devlet ileri gelenlerinden birçoğu Milli Mücadele’nin kaçınılmaz olduğunu açıkça söyleyemeseler dahi buna inanıyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun ve takiben Amasya’da geçtikten sonra orada yayınlamış olduğu genelgede Milli Mücadele fikrinin halka mal edilmesi görüşü hâkimdi. Bu genelde bu mevzuda atılmış ilk adım olması ve takiben Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin yapılması hasebiyle önemlidir.

Mustafa Kemal Paşa’nın başlatmış olduğu mücadele ülkenin içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla halka mal olmakta gecikmemiştir. Anadolu’nun en ücra köşelerinde Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri kurulmuştur. Bu cemiyetler işgalleri protesto ederken bir yandan da kadın-erkek, genç-yaşlı her yaş ve meslekten insanın içinde bulunduğu Kuva-yı Milliye dönemi başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele düşüncesini Türk milletine mal etmiş; herkes düşüncesiyle, sözüyle, silahıyla, malıyla, canıyla Milli Mücadele hareketine katılmıştır. Bu hareketin dışında kalanlar ise bu akışa engel olacak konumda değildi. Artık Anadolu’da silâhlı mücadele başlamış ve Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bu hareketi yönlendirme görevini üstlenmişlerdi. Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson’un yayınlamış olduğu genelgedeki esaslara istinaden Türk insanının çoğunlukta olduğunu ispat amacına dayanıyordu. İstanbul’da kurulan Karakol ve Geçit teşkilâtları İstanbul’da kalarak Milli Mücadele’nin hayata geçirilemeyeceğine inandıkları için bu düşüncedeki insanların Anadolu’ya geçişini sağlama yanında İstanbul’daki silâh ve cephanelerin gizli yollardan Anadolu’ya taşınmasında son derece önemli bir görevi ifa etmişlerdi.

Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’da başlatılan bu hareketin yani Kuva-yı Milliye’nin yasallaştırılması, mücadelenin meşrulaştırılması için İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’a delegeler göndermiştir. Ancak burada Misak-ı Milli Kararları’nın alınması ve bütün dünyaya ilân edilmesi bahane edilerek İstanbul, İtilaf Devletleri’nce işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan basılmış ve Misak-ı Milli kararlarının alınmasında rolü olan mebuslar (milletvekilleri) tutuklanmışlardır. Payitaht’ın işgali, meclisin dağıtılması olayı Anadolu’da Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri ve geniş halk kitlesi tarafından protesto edilmiştir. Artık Türk milletinin temsilcilerinin işgal altındaki İstanbul’da toplanamayacağı herkes tarafından kabul edilmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal Paşa beyan etmiş ve Meclis’in Ankara’da toplanacağını, bunun için yeni seçimlerin yapılmasını, İstanbul’dan kaçıp, Ankara’ya gelebilen mebusların da iştirakiyle 23 Nisan 1920’de Meclisi Ankara’da toplamış ve bu yeni meclise Türkiye Büyük Millet Meclisi adını vermiştir. Anadolu’da başlatılmış olan Kuva-yı Milliye Haraketi’nin faaliyetleri TBMM’nin almış olduğu kararlarla meşruluk kazanmıştır.

Atatürk’ün hayatı ve faaliyetleri dikkatle incelendiğinde O’nun almış olduğu karar ve uygulamalarını, meşru zeminlerde yaptığı görülmektedir. Nitekim 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa, Türk Milli Mücadele Hareketi ve Türk İnkılâbı’nın istinat ettiği temel yasadır. Atatürk başlatmış olduğu Milli Mücadele hareketini anayasal bir temel üzerine bina etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlatılmış olan Kuva-yı Milliye hareketi Anadolu’nun dört bir yanında düşmana karşı her türlü silahıyla mücadeleyi başlatmıştı. Ancak, başlatılan bu milli hareket işgalleri belli ölçüde durdurmuş, halkın yüreğine su serpmiş olmasına rağmen düşmanı söküp atamamıştı. Zira, mevzii ve bölgesel faaliyetlerle düşmanın Anadolu’dan atılması Misak-ı Milli’nin hedeflerine ulaştırılması mümkün görülmüyordu. Ayrıca bölgesel kuvvetlerin zamanla mahalli kuruluşlara zemin hazırlaması halinde milli birlik ve beraberliğin temini güçleşebilirdi. Tıpkı günümüzde Afganistan’da Sovyet işgaline karşı mücadele eden mücahit teşkilâtlarının Sovyet işgalinden sonra yaklaşık 10 yıldan beri birbirleriyle mücadele ettikleri gibi... Bu düşünceyle Kuvay-ı Milliye’nin düzenli ordu birliklerine dönüştürülmesi yoluna gidilmiştir. Bu değişimin teoride kolay ve gerekli olduğu kadar pratiğe geçirilmesi de o nispette güç olmuştur. Özellikle Topal Osman, Çerkez Ethem ve Çakırcalı olayı bu geçişin hangi güçlüklerle gerçekleştiğinin açık örnekleridir. Türk milletinin ordu - millet geleneğine sahip olması Kuvay-ı Milliye’nin nizami ordu şekline dönüşmesini sağlayan en önemli manevi etkendir.

Mustafa Kemal Paşa Kuva-yı Milliye’yi düzenli ordu birliklerine dönüştürdükten sonra hareketin merkezi Ankara olmuştur. Artık Milli Mücadele’nin hedefine ulaştırabilmesi için maddi ve manevi bütün kaynakların seferber edilmesi gerekiyordu. Bu kaynakların cinsi, miktarı, temin, taşıma, kullanma biçimi için TBMM’nin 7-8 Ağustos 1921’de almış olduğu “Tekâlif-i Milliye” kararları en güzel örnektir. Tekâlif-i Milliye kararları ile Türk insanından bedeli sonradan ödenmek üzere toplanmış olan giyim-kuşam, yiyecek ve ulaşım araçlarının cinsi ve miktarı o günkü Anadolu’nun iktisadi durumunu yani Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi şartlarda ve nasıl bir temel üzerinde kurulduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bu özelliğinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “Borcunu Milletine Ödeyen Devlet” tanımı uygun düşmektedir.

Atatürk. 5 Ağustos 1921 tarihinde TBMM’nin kararıyla Başkomutanlığa getirilmiş ve 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz ile işgalcilere son darbeyi vurmuş, 9 Eylül 1922 tarihinde de Batı dünyası adına Anadolu’daki işgali gerçekleştirmeye kalkışan davranışları insanlık onuru ile bağdaşmayan, cinayetlerin sorumlusu taşeron Yunan kuvvetleri geldikleri gibi, ama ayıplı olarak Anadolu’dan atılmışlardır.

Atatürk, 3 Ekim 1922’de Mudanya Konferansı’nı takiben 24 Temmuz 1923’de Lozan barış Antlaşması’nı gerçekleştirdikten sonra bütün dikkatini Milli Mücadele’nin askeri cephesindeki faaliyetle hemen aynı dönemde başlatmış olduğu dahili yönetime, 1300 yıl önce Türk Bilge Kağan’ın tarihi Türk yurdu Türkistan’da adını Türk budunundan alan Göktürk Devletin’den sonra ikinci olarak Atatürk, adı Türk olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Anadolu’da kurmuştur. Aralıksız 20 yıl devam eden savaşlar sebebiyle bitmiş tükenmiş Anadolu’nun insan kaynağını, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını harekete geçirmede de Milli Mücadele’de olduğu gibi başarılı olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin askeri mimarı bu aşamadan itibaren sivil mimar olarak birbirini takip eden ilke ve inkılâplarını hayata geçirmenin mücadelesini vermiştir. Bugün Türk insanı her türlü insan haklarına sahip, çağı yakalama mücadelesini veriyorsa bunu o gün atılan temellere, alınan kararlara borçludur. Türk insanı işadamı, sanat ve zanaat yapabiliyorsa, kendi mekteplerinde kendi dili ve kaynakları ile eğitim yapabiliyor, inancını inancının gereği inandığı gibi yaşayabiliyorsa hiç şüphesiz bunda Kuvay-ı Milli yani Milli Mücadele’nin birinci derecede rolü olmuştur. Biz Atatürk’ü ve O’nun mücadelesini bu manada anlıyor, O’nu yeni Türk Devleti’nin varlığının mimarı olarak tanıyoruz. Atatürk’ü Türk insanının milli ve manevi değerlerinden soyutlayarak anlamanın ve tanıtmanın Atatürk’e karşı yapılacak en büyük haksızlık olacağına inanıyoruz. Osmanlı, Türk ve İslâm fobisi için Atatürk şemsiyesini kullanarak milli, manevi ve tarihi değerlerimizi yok farz etmek ve bunları tehlike saymak Atatürk’ün fikirlerinde ve davranışında yer almadığı için Atatürk’e gönül verenlerde de olmamalıdır. Aksi halde Atatürk’ü bu fobilerle tanıma ve tanıtmaya kalkışmanın Atatürk’ü Atatürk’ten uzaklaştıracağı görüş ve kanaatindeyiz. Saygılarımla.



--------------------------------------------------------------------------------


NOT: Bu konferans Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı adına önce 11 Kasım 1996’da Kırıkkale Üniversitesi’nde daha sonra 16 Kasım 1996’da Gaziantep Üniversitesi’nde verilmiştir.

----------------------
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 37, Cilt: XIII, Mart 1997

Hiç yorum yok: